Gönderiler Yükleniyor Sabret.

Bu topraklarda yetişmiş ve Modern Türk Edebiyatı tarihine damgasını vurmuş olan Oğuz Atay’ın ölümünün 40. yılında arkadaşı Avşin Baysal’a yazdığı mektup yayınlandı. Kitaplarından bildiğimiz nefis Türkçesini arkadaşına yazdığı samimi satırlarda da okumak, Oğuz Atay gibi değerli bir ismin böyle gündelik hallerine tanık olmak hepimiz için mutluluk verici. Oğuz Atay mektubunda evlilik kararını nasıl aldığını ve ilk eşi Fikriye Hanım’a olan hayranlığını anlatıyor.

Fikriye Hanım İngiltere’de aldığı iki yıllık tasarımcılık eğitimini bitirip Türkiye’ye döndüğünde daha önceden de tanıdığı Oğuz Atay’la karşılaşıyor ve gerisini şöyle anlatıyor: ”Döndü, şöyle biraz da tereddüt etti, selam verdi. Aldım. Ondan sonra ‘geldin mi’ diye sordu. ‘Geldim’ dedim. ‘Nasıldı’ dedi. ‘Çok iyiydi’ dedim. Sonra bir gün kapı çalındı, Oğuz geldi; ama ev çok kalabalıktı, gitti. İkinci gün yine geldi, yine kalabalıktı, yine gitti. Üçüncü gün kalkmadı. Herkes gitti. O oturuyor. Ama perişan bir vaziyette. Pazar Mecmuası’nı çıkarmışlar. Yorgun. Canı çıkmış yani. Oturdu. Evlenme teklifi etti. Bende kabul ettim. ‘Hemen kabul ediyor musun?’ dedi. ‘Evet’ dedim. ‘Hani düşüneyim denir, Ne yapıyorsun, kaç para alıyorsun falan denir değil mi?’ dedi. ‘Evet’ dedim. Şimdi düşünüyorum da büyük cesaret. İki ay içinde gün aldık. Annesiyle, babasıyla tanıştırdı. Onlar da bizimkilere geldiler. ‘Eh çocuklar zaten karar vermişler, bize fazla bir şey düşmüyor. Peki.’ dediler.”

Bu macerayı bir de Oğuz Atay ‘dan dinleyelim:

”Sevgili Avşin;

Sana uzun zamandır yazmadım, daha doğrusu artık yazışma alışkanlığımızı kaybettik. Bu önemli haber de olmasaydı belki uzun bir süre daha yazışmayacaktık. Evet sana önemli bir haberim var; evleniyorum. Bizim bazı davranışlarımız galiba çok benziyor. Ben de senin gibi bu haberi bir mektupla veriyorum. Senin yaptığın gibi uzun bir “yazışmama” devresi sonunda bu sessizliği bozarak seni-bana da öyle olmuştu- şaşırtıyorum. Daha başka benzeyişler var. Evleneceğim kızı daha önce tanıyordum. Fakat uzun zamandır görüşmüyorduk. Bir gün ona -yalnız yolda değil- sinemada rastladım. konuştum. Sonra… sonrası belli. Bu cümle çok söylenmiştir ama yeniden yazılabilir: evlenme kararı verdik. Belki şu satırları okurken “sen de mi?”, “yok canım”, “vah! vah!” benzeri sözleri aklından geçireceksin. Eksik olmasınlar, buradaki arkadaşlar bu sözlerin öyle varyasyonlarını buldular ki senin yeni bir şey söyleyebileceğini sanmam. onun için ciddi ve “meselenin ehemmiyetine müdrik”(!) fikirler beklerim senden. Yalnız şu arada belirteyim; bu konuda yapılan esprileri (arkadaşların yaptığı) ben şahsen komik bulmadım. Evet, bütün takılmaların gerisinde, akılları kurcalayan soruya gelelim; neden evleniyorum? Ben hani şu falan filan adam, mangalda kül bırakmayanlar bankası umum müdürü nasıl olur da… Bu soruların çoğunu cevapsız bıraktım ya da beylik cevaplar verdim; çünki birçoğunun düşündüklerimi anlamayacağını yada inanmayacağını gördüm. Fakat -iltifat değildir- senin bu konuda daha anlayışlı olduğunu bildiğim için düşüncelerimi anlayacağını, daha doğrusu anlamak değil de -tabii anlayacaksın- sözlerin gerisinde kuramları sezeceğini -bence burada en yerinde kelime “sezgi” sanıyorum.

Evet, neden evleniyorum ? Sebeplerden bir tanesi çok apaçık. Fazla açıklamanın gereksiz olduğunu takdir edersin. Belki harbi kaybetme sebeplerini “önce barut yoktu” diye saymaya başlayan subaya benziyorum. bundan sonraki sebepleri önemli saymaya bilirsin. Nitekim çok kimse öyle düşündü. Bu konuda objektif olamayacağımı bildiğim için hiçbir düşünceyi kötülemeyeceğim; sadece bu sebebin dışında başka sebepler de olduğunu sandığım için bunları kaydetmekle yetineceğim.

Kendimi huzursuzluk arayan, karışık işleri çözmekten hoşlanan bir adam sanıyordum. İnsanlara ancak mutlak huzursuzluğun bir şeyler yaptıracağını ve huzurun ölüm gibi bir şey olduğunu düşünüyordum. Yanılmışım. Gerçekten çok huzur uyuşturabilir; ama gereksiz huzursuzluklar aynı derecede zararlı olmaz mı? Sonra huzur ayaklarını uzatıp yatmak hiçbir şey düşünmemek demek değildir. İnsan en hareketli ve yorucu devresinde bile huzur içinde olabilir. Bu düşüncelerimi şöyle özetleyebilirim: “Kendini halletmeyen insan kendi dışında hiçbir şeyi halledemez”. Düşüncenin istenilen bir yere teksif edilebilmesi için diğer noktalardan kolayca ayrılması, yani başka meselelerin halledilmiş olması gerekir. Ben daha önce -son bir yıldır yeni şeyler düşünüyorum- insanın bir şeye kendini verebilmesi için başka her şeyi terk etmesi gerekir gerekir sanıyordum. Fakat ya o şeyler seni terk etmiyorsa? Bıraktığın şeyler senin tam insan olmanı engelliyor. Seni asosyal bir tip yapıyor. İnsanın dışına çıkan biri, insanlar için ne yapabilir? Ben kendimi hiçbir zaman asosyal bir tip olarak görmedim. Bunu sen de bilirsin. Bununla birlikte gene de bende yıkıcı, kırıcı taraflar vardır. Senin tolerans duygun ve kolay kırılır bir insan olmamanın dostluğumuzun kurulmasında önemli payı olmuştur. Bir insan kendisine sorulan şeylere sinirli bir şekilde, kırıcı cevaplar veriyorsa kendinde bir eksiklik var demektir. Rahat konuşma tarzı karşındaki insana emniyet verir. Ben insanları sert ve alaycı üslublarımla şaşırtmayı tercih ediyordum. Böyle bir insan değildim. Sadece böyle görünmenin daha akıllıca olduğunu sanıyordum. Yumuşak görünmenin gerçekten de öyle olmak anlamına geldiğini düşünüyordum. Oysa benim anladığım tarzda sertlik ancak “gergedanlara” yakışırdı. İnsan dış tesirlere kapısını kapamak için derisini kalınlaştırır. Böylece sağlamlık kazandığını sanır. Oysa kalıplı düşünceleri bozulmasın, hazmetmeden edindiği şeyler tenkit süzgecinden geçmesin diye tıpkı Ionesco’nun insanları gibi “isteyerek” derisini kalınlaştırır. ( Bu sözlerimden piyesi gördüğümü ve çok beğendiğimi anlamışsındır.) Piyesteki Botard’ı hatırla. Her şeyin gerisinde “hile sezen”, hiçbir şeye “görmeden” inanmayan gergedan bir “toplumcu” olmak istemiyorum. Ben insanlara ait şeyleri seviyorum. Gergedanlara ait olanları değil. İnsanlara ait şeyleri sevdiğim için onların severek yaptığı bir şeyi ben de yapıyorum: evleniyorum.

Sana bizim dergi işinden bahsetmiştim. Turhan’ın son gün ayrılışını da anlattığımı sanıyorum. İşte ben Turhan’ın o günkü tartışmada gergedanlaştığını gördüm. Hem de tıpkı Ionesco’nun oyununda olduğu gibi. Bu piyes hakkında çok şey söylemek istiyorum. Görüştüğümüz zaman daha uzun konuşuruz. Sadece piyesi seyrederken içinde yaşadığımı -tabii gergedan olarak değil Beranger olarak -ne kadar mütevaziyim! değil mi? Ve artık düşüncelerimi ifade ederken gergedanı dilimden düşürmediğimi söyleyebilirim; söylemek istediklerim böylece o kadar kısalıyor ki.

Sonra biliyor musun ben saadetten hoşlanıyorum. Onun için de evleniyorum. Saadetten derken güzel ve yumuşak bir şeye dokunuyor gibi oluyorum. Bir insanın idam edilişini düşünmekten ne kadar hoşlanmıyorsam, saadetin kelimesini bile düşünmekten de o kadar hoşlanıyorum. Kendimi ölçtüm, biçtim; meziyetlerimi, kusurlarımı düşündüm. Sonra karar verdim: benim bu halimle birçok insandan daha fazla mesut olmaya hakkım var. Pek öyle kötü bir adam sayılmam; ne dersin?

Bu yazdıklarımdan beni gevşeyip, yere serilmiş sanabilirsin. Ben öyle sanmıyorum. Aksine eğer bundan sonra bir şey yapacaksam daha imkanlı olacağıma inanıyorum. Bir de şu mesele var: “dünyaya nizamat vermek” olmayacak galiba. Bir şeyin doğru olduğunu bilmek başka onu gerçekleştirmek ise çok başka. Şu halimle belki çevremdekiler içinde bu işi en çok ben becerebilirim, ama bir işin yapılması için sadece “bazı insanlardan daha iyi olmak” yetmez ki. Bizatihi (kelime çok eski ama daha iyisi yok) değerli olmak gerek. Ben son senelerde bir şeyler öğrendiysem şunu iyi anladım: bu işi yapmak güç ve şartlar uygun değil. O zaman da şu kalıyor: davanın bir neferi olup ayak işleri yapmak. Özür dilerim, ben biraz ihtiraslıyım: her işte yukarıda olmak isterim. Beni egoist bulmadığını tahmin ederim. Gerçek bu yazdıklarım sen de biliyorsun. İnsanları bir şey yapmaya zorlayan kuvvet -işin mahiyeti ne olursa olsun, ihtirastır. İhtiras çalışmanın gıdasıdır. Ben ise çok yoruldum boş yere: ihtirasımı kaybettim bu işte.

Tabii en başta gelen sebeplerden birisi de Fikriye, evleneceğim kız. Belki sana bahsetmişimdir. Her zaman eğer bir gün birisiyle evlenirsem muhakkak ki bu iş onunla olacak diye düşünürdüm, evlenmeyi hiç düşünmediğim zamanlar da onu hatırlardım. Bence çok vasıflı bir kız. Tabii bu düşüncem de subjektif olabilir. Belki ”bana öyle geliyor”. Fakat tanıyınca senin de öyle bulacağını sanıyorum. Sana ondan bahsetmeyi çok isterdim, fakat sana mektupla anlatmam çok güç, hem de boyuna sevdikleri kızdan bahseden tipleri ben eskiden beri biraz yadırgarım. Aynı şeyi yapamayacağım. Buna rağmen seninle karşı karşıya gelince bahsetmeyi isterim. Yalnız şu kadarını söyleyeyim: ben kendisini gerçekten seviyorum ve üstün buluyorum. Bana emniyetin vardır sözlerime inanırsın değil mi?

İşte sevgili Avşin, durumum böyle. Daha fazla yazmak isterdim ama buna benim vaktim  ve kafam seninde sabrın müsaade etmez (ne yerinde (!) bir söz değil mi). Fikriye ile haziran başında evleniyoruz. Fazla hazırlık yapmıyoruz. Evlenir evlenmez vapurla geziye çıkacağız. Biliyorsun benim ”permi” denen bir vapurla gezi hakkım var. Seninle buluşup uzun uzun konuşmak isterdim. Haziran 20’den itibaren yeniden İstanbul’dayım. Gelirsen çok sevinirim. Olmazsa gezi sonrasında biz geliriz. Çoğul konuşmamı yadırgamıyorsun ya? Ne yapalım oldu bir kere. Sana bu kadar uzun yazdım; hemen cevap yazıp düşüncelerini bildirmezsen darılırım ha. Şimdilik bu kadar. Gözlerinden öperim. Yıldız’a selamlar.”

 

Mariapuder

Yazar henüz profiline bilgilerini girmemiş. Ama merak etmeyin kendisini uyaracağız.

Yorum Yap

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.